Bir Spagetti Western Klasiği: The Hellbenders (1967) 

“Tanrı aşkına! Almanlar bile western çekebiliyorsa biz ne diye çekemiyoruz!”

Sergio Corbucci

The Hellbenders”, “I Crudeli”, “The Cruel Ones” ve daha nice isim değiştirmiştir belki de gösterime girdiği ülkelere göre… Evet, 1967 tarihli bir Sergio Corbucci klasiği olan benim “Tabuttaki yalan” adını taktığım filmi konuşacağız bugün.

Önce Sergio Corbucci’den söz etmekte fayda var. Sergio Leone ile beraber adı “Spaghetti Western” denilince akla en çok gelen isimdir. Leone’nin yanında Corbucci ismi çoğu sinemasevere maalesef yabancı gelmektedir. Hâlbuki birçok klasiğini de ezbere bilen ama ismini bir türlü çıkaramayan çok arkadaşım oldu. Filmlerinin hemen hemen çoğunda mutlaka siyasi bir arkaplan barındıran, keskin ve hızlı çekim teknikleriyle kimi zaman zihnimizle dalga geçen ve başımızı döndüren, belki asla “kusursuz” değil ama daima “en iyisi” olmaya gayret eden, çoğu kişiye göre de kıymeti bilinmemiş bir yönetmendir Corbucci. Aslına bakarsanız öyle klasikleri vardır ki, 7’den 70’e herkesi peşinden sürükleyen Tarantino’ya neredeyse Leone’den daha çok ilham vermiştir. Bu başka bir yazımızın konusu olsun. Corbucci’nin doğum tarihini, yerini, okulunu, sevdalarını anlatacak değilim. Günümüzde bu bilgilere ulaşmak oldukça kolay zaten. Ama tabii altını çizeceğim birkaç nokta mevcut. Kanımca R. Rodriguez, kendisine ilham olan “düşük bütçeyle dev aksiyon sekansları” mayasını Corbucci’den almış. Kimi yerlerde kendisinin “Spaghetti Western” isminin de babası olduğu söylenir. Hazır lafı açılmışken şu kavramı da bir açalım yeni karşılaşanlar için.

the-hellbenders-filmi-sinemadan-sevgilerle

MAKARNA SOSU

“Her Western çekişimde diyorum ki bu sefer son!. Yoruyor beni, şartellerim atıyor; Atlardan ve çölden nefret ediyorum. Eve dönüyorum, araba kullanan, TV izleyen ve telefon kullanan bir adam hakkında film çekmeyi tasarlıyorum kafamda. . . Ama sonrasında kameranın en güzel halinin, bir atın, batan güneşin ve kızıl bir gökyüzünün önünde olduğu düşüyor zihnime. Devam etmemi sağlayan işte bu. Nihayetinde oyuncularımla başka bir Western hayalini kurarken buluyorum kendimi.”

Spaghetti Western” kavramının adından da anlaşılacağı üzere anavatanı İtalyadır. Sosunu Amerikan kovboylarından alır. “Spaghetti Western” özünde “Amerikan usulü Western” filmlerine kıyasla daha çok “çözülmesi gereken sorun” barındırır. Yani Amerikan usulü gibi, yakışıklı adam filmin sonunda kızı kapıp altınlara kavuşmaz. Makarna sosuna bulanmış türevinde, büyük ihtimal kadını, kendisine bir yamuk yaptıysa vurur, yapmadıysa aşkla, tutkuyla sever, bulunan, karşılaşılan altından kendi payını alır ve kalanını dağıtır. Kimse temiz yüzlü değildir. Dişler çürüktür. Herkes inanılmaz terler. John Wayne’in ekranda ter bezlerini aldırmış gibi devasa boyuyla gezinip, herkesi öpüp vurmasının aksinedir her şey. Kimse siyah ya da beyaz değildir. Gri tonlarında gezinir durur insanlar. Hepsinin tek amacı öyle ya da böyle hayata tutunmaktır. Bu hayata tutunmak için de çiğnenmedik kural, onur bırakmazlar. Elbet aralarında vardır “şeref kodu” üzerine kimseyi tanımayan. Ama genel olarak “insanın” kendisidir. Kabul edelim, hiçbirimiz “jön” değiliz. Hikâyenin sonunda refaha kavuştuğumuz da yok. Bizleri bir arada tutan kurallara bağlı şekilde, yeri geldiğinde bağlı olduğumuz ipleri gevşeterek yaşıyoruz ve yaşamak için her şeyimizi ortaya koymaya hazırız. İşte “Spaghetti Western” dünyası böyledir. Patlayan silahlar, yakışıklı adamlar, bakışmalar, düellolar, hırsızlar, kadınlar, kumar, içki ve Kızılderililerin yanı sıra insanın kendine özgü değerlerinin bambaşka bir çağda ve dünyada nasıl olabileceğini gözler önüne serer.

AMAÇ BİR KAMÇI MIDIR?

İşte “The Hellbenders” da tüm bunları gayet güzel işleyen, amacından sapmayan, temposunu hiç düşürmeyen, kimsenin vazgeçilmez olmadığını, amacın önemini, boş hayallerin götürüsünü, aile kavramının yeniden tanımını gözümüze sokan bir film.

Film, Albay Jonas’ın, Ben, Jeff ve Nat isimli üç oğluyla memleketlerine dönmeleri üzerine kurulu. Albay Jonas eski bir askerdir, İç Savaş sona ermiş olsa bile Albay için daha hiçbir şey bitmemiştir.

Yenilen Güney kuvvetlerini, tekrar canlandırmaya çalışmak ister Albay. Bunu Güneybatı bölgesinde ve yolda karşılaştıklarından “cukkaladığı” çalıntı parayla yapacaktır. Savaş sona erse de savaşına devam etmek istemektedir. Düşmanın –Kuzeylilerin- bölgesinden geçmesi gerekmektedir ve bunun için de muazzam bir tezgâh hazırlamıştır.

the-hellbenders-filmi-sinemadan-sevgilerle-2

Küçük bir grup halinde ilerlerler. Oğulları ve kendisine bir de dul rolündeki kadın eşlik eder. Bu kadın, önüne gelen her şeyi içen katıksız bir alkoliktir. Tabii neler yaşadığını sonrasında öğreniyoruz. Seyahat ettikleri at arabasında bir de tabut mevcut. Bu tabut ki üzerinde bir güneyli bayrağı, bir subay şapkası ve kılıcı var. Albay’ın yolda karşılaştıklarına dediğine göre bu tabutta çok meşhur bir Güneyli generalin cansız bedeni vardır. Ancak iş hiç de öyle değildir. Albayın hayali olan kendi kuvvetlerini tekrar hayata geçirerek Kuzey birliklerine bir darbe indirme çabası doğrultusunda ağzına kadar para ve çalıntı mal ile doludur tabut. Yolda karşılaştıkları Kuzey Birliklerine kök söktürürler ve nihayetinde öldürürler.  Karşılaştıkları her birlik onlardan şüphelenir fakat arabada bulunan “tabut”, “ölülere saygı” çerçevesinde duraklamalarına yol açar. Albayın birlikleri canlandırmak için bu para toplama çabasının son durağı doğup büyüdüğü kasabadır. Kasabaya varacak, yıkanacak paklanacak ve kolları sıvayıp Güney Ordusunu tekrar canlandıracak birlikler oluşturacaktır. Albay, bu amaç uğruna herkesi hiçe sayabilecek durumdadır. Oğullarının üçünün ikisi, babalarının bu kararlılığını paylaşsa da bir tanesi onlara göre daha ılımlıdır. Zaten arabayı süren ve tabutun içinde ölü halde yattığı yalanı söylenen Generalin sözde karısını yanından ayırmayan, koruyup kollayan da yine bu üçüncü oğuldur. Alkolik olan, dul taklidi yapmaktan artık sıkılmış, filmin her daima altını çizdiği gibi amacını kaybetmiş kadın, bu işten bir zaman sonra sıkılır ve neredeyse çılgına dönercesine yol arkadaşlarına saldırır. İki deli oğuldan sapık olanı – ki bu durum daha sonra filmde ortaya çıkacaktır- kadının üzerine çullanır ve onu öldürür. Şok olmuş yol arkadaşları birbirlerine bakarken Albay yine asıl amaçlarını ve yola çıkmalarını, gayelerine ulaşmak için durmamaları gerektiğini hatırlatır. Dulsuz yola devam edemezler. Tabuta kimse inanmaz. Herkesin “vahşi” bir yaşam sürdüğü bu dünyada erkeklerin gözünü boyayabilecek tek şeyin paradan sonra kadın olduğunu bilir Albay. Bu yüzden yas tutmaya ne vakit ne de gerek vardır.

En ılımlı oğlu olan Ben’e dul rolünü üstlenecek birisini bulmasını söyler. Ben, tabii ki bu rolü üstlenecek kadını bir tavernadan başka yerde bulamayacaktır. Daha salona girer girmez gözüne kumar oynayan güzeller güzeli bir kadını kestirir, amacını belli etmeden masalarına oturur, oyunun foyasını ortaya çıkarır, pek tabii kavgasını da eder, içkisini de içer, kadını da ikna eder sonra babasının ve kardeşlerinin yanına döner. Norma Bengell’in[1] canlandırdığı Claire karakteri böylece filme dâhil olur. Claire başlarda bu rolüne bir türlü alışamaz. Kardeşlerin ve Albayın tavrı onu durmadan bir çıkmaza sokar. Ne yapıp edip kaçmayı da düşünür ama bir yandan da hayatta kalmak için bu amaca hizmet etmek gerektiğini de bilir. Yerel silahlı kovboylarla karşılaştıkları an filmde kilit sahnelerden birisidir. Şerif ne anlatırlarsa anlatsınlar onlara inanmaz çünkü tam da onların ekibine benzer haydutların duyumunu almış ve kasaba ahalisi ile peşlerine düşmüştür. Dupduru bir kanun timsalidir ekranda. Tabutun açılmasını emreder. Sağına soluna levyeler sokularak açılmaya çalışan tabutu görünce Claire’in zihninde işlerin daha da kötüye gideceğine dair bir şeyler belirir ve tabutun üzerine kapanır. Şimdi rolüne bürünmezse hapse düşebilir hatta öldürülebilir. Böylece “Zoraki Dul” olarak görevini yerine getirir. Ölmüş kocasının cesedine saygı gösterilmesini isteyen bu kadının isteği siviller tarafından hoş karşılanır. Claire grubun güvenini kazanmıştır. Ama yine de oğulların ikisi -Jeff ve Nat- kötü yaradılışlı oldukları için, çölün ortasında karşılaştıkları bu duru güzelliğe cinsel açlıkla bakmaktan kendilerini alamazlar. Hatta bir keresinde Claire soğuk nehir sularında duş almaya çalışırken tecavüze uğramanın eşiğinden döner.

TABUTTAKİ UMUTSUZ YAŞAMLAR

Ekibin sonraki durağı bir Askeri karakol olacaktır. Ancak buraya gelirken bir de olmazsa olmaz “Meksikalı” haydutlarla karşılaşırlar. Onlarla da hesaplarını kapadıktan sonra karakola geçerler. Savaşın bitmesiyle biraz daha rahatlamış askerlerin lideri, grubu sorguya çekmektense onları içtenlikle karşılar. Hele bir de Claire’in olduğunu iddaa ettiği kişinin eşi olan, “hesapta” ölmüş Albayı da tanıdığını söyleyince, Claire adamın söylediklerinin yalan çıkmaması umuduyla “kocasının” bir zamanlar yönettiği karakola girmek, orada konaklamak ister. Albay ve oğulları için mesele karakola gitmek değil, sonraki isteğidir. Tabutun orada toprağa verilmesini ister.

the-hellbenders-filmi-sinemadan-sevgilerle-3

Albay ve oğulları bu işten hoşlanmamıştır. Ne de olsa “karşı devrimi” getirecek olan tonla para o tabutun içerisindedir. Claire’in bu kararı, gruptan kurtulmanın tek yolunun, tabuttan kurtulmak olduğunun farkına vardığı için verir.

Bir törenle tabut gömülür. Ancak herkes uykusuz ve endişelidir. Hem bilmedikleri bir karakolda askerlerle tıkılı kalmışlardır hem de ellerindeki tüm para ve amaç artık toprağın altındadır. Gece vakti karakoldan kaçarlar ve bir mağarada saklanırken Albay, oğullarının gidip tabutu gömülü olduğu yerden çıkarmalarını söyler. Mağarada Claire ve Albay kalırlar. Albay burada hiç göstermediği zalim yüzünü Claire’e gösterir. Artık kemiğini kaybetmiş bir köpektir o. Sağa sola her yana saldırmaya başlamıştır. Verdiği kararlar askeri dehasından izler taşımamaktadır.

Oğullar binbir güçle, yağmur ve fırtına altında tabutu gömülü olduğu yerden çıkarırlar. Babalarına ulaştırırlar. Tabutuna ve amacına tekrar kavuşan Albay tekrar daha mantıklı davranmaya başlar. Bu esnada da Ben ve Claire arasında Stockholm sendromundan hallice bir yakınlık doğmaya başlar. Zaten elbet bir aşk konusu eklenmelidir. Az ama öz şekilde bu şekilde dahil edilmiştir filme. Yola devam ederler.

SÜRÜNMEK

Bir evsizle karşılaşırlar. Hani hep şu bildiğimiz yırtık kıyafetli, kör adamlardan. Adam ne yapar eder onların yanında bir gece konaklamak için izni koparır. Aslında kimse pek yanaşmasa da yine de adama acırlar. İşte bu kısım oldukça ilginçtir. Amaçları veya istekleri uğruna gözlerini kırpmadan adam öldürebilen Albay ve Takımı neden bir evsize yardım etme ihtiyacı duymuşlardır? Kendilerini mi görmüşlerdir? Yoksa aslında herkes iyi midir? Zavallıya kim olursa olsun yardım mı eder? Bu soruların cevaplarını sabah uyandıklarında en sert şekilde alacaklardır.

Sabah uyandıklarında tüm atların öldürüldüklerini görürler. Sadece bir at kalmıştır. Onun da yanında elinde silahı ile evsiz dilenci beklemektedir. Verdikleri kararın ne kadar yanlış olduğunu artık herkes anlamış, kafalarında adamın üzerine nasıl çullanırız diye plan kurarak birbirlerine bakışlar atan ekibin düşünceleri at nalları sesleri ile anında kesilir. Bir grup Kızılderili, Albayın oğullarından birini almak istemektedir. Gerekçesi ise kızına tecavüz etmiş ve sonra onu öldürmüş olmasıdır.

the-hellbenders-filmi-sinemadan-sevgilerle-4

Bu esnada ılımlı oğlan Ben, müthiş bir çeviklikle dilencinin göğsüne ayağıyla, evet ayağıyla bir bıçak fırlatır. O konu kapandıktan sonra sıra Kızılderilinin isteğine gelmiştir. Albay amacına sadık kalırken, oğullar birbirlerine düşerler. Birisi onu teslim etme derdindedir, diğeri para için kardeşini satmanın onursuz bir şey olduğundan yakınmaktadır. Meşhur “Meksika Çıkmazı” o esnada gerçekleşir. Claire’in gözleri önünde bütün oğullar birbirini vurur. Claire sevdiği Ben’in yanına sürünür. Bu esnadan sonra zaten herkes sürünecektir. Albay ise tabutun peşindedir. Ennio Morricone’nin harika müzikleriyle bir ölüm kalım savaşı başlar.

Albayın tabutu büyük çabalarla, hatta daha önce yaralanmış kolunun yardımı olmadan, tepeye kadar çıkarmasını izleriz. Müzik yükselir, Albay da. Claire boş gözlerle bakar. Kızılderililer intikamlarından yarı tatmin şekilde geldikleri yöne doğru yola çıkarlar. Tabut toz ve toprak saçarak, güneşi emerek yükselir tepe üzerinde. Albay sadece amacına odaklanmıştır. Ölen oğullarını dahi gözü görmez. Çeker tabutu, durmadan, usanmadan, nefes almadan. Tam tepeye vardığında tabut elinden kayar. Tüm paraların saçılacağını beklerken, içerisinden daha önce karşılaştıkları, karakolda idam edilen Meksikalının cansız bedeni düşer. Oğulları o gece yanlış tabutu mezarından çıkarmışlardır. Karakoldan sonra onca yolu bir hiç uğruna tepmiştir Albay. Tıpkı bu ölü adam gibidir hayalleri artık. Söyledikleri yalan artık gerçektir. Evet tabutta bir ölü vardır ama general değildir. Bir yabancıdır. Tıpkı tanımadıkları general gibi. Tıpkı o çaldıkları paralar gibi bir yabancıdır Albay için tabutun içerisinden düşen beden.

Albayın kasabası tepenin ardından inildiğinde bir nehir uzaklıktadır. Albay belki de o sulardan geçerek temizlenmeyi hayal etmiştir. Sürünür, sürünür ve sürünür. Toprakla bir olan bedeni, kasabasının manzarası karşısında suya dokunduğu anda son nefesini verir. Albay evine ulaşmıştır. Amacının ise bir kısmına. Sadece kendisi gelebilmiştir. Hayalleri ve parası değil.

“Herkes iyi film çekebilir ama herkes iyi bir Western çekemez!”

Sergio Corbucci

Filmdeki karakterlerin kötü ya da iyi adam olmaları aslında izleyiciye göre değişmektedir. Verilen kararların özünü izleyici kendine göre yorumlamada özgürdür. Zaten “Spaghetti Western”in de en güzel yanı bu “gri” haldir. Kimin kahraman kimin kötü adam olduğu tıpkı puslu havada önünü görmeye çalışmak gibidir. Gönlümüz bir ona bir diğerine kayar. Amaç ve şeref kavramları iç içe girmiştir filmde. Film aslında gerçeğe doğru bir yolculuktur. Hayallerin ve amaçların da bir sınırı olması gerektiğini söyler bize. Filmin tempoyla yükselen dramatik yapısı yaşamın kendisi gibidir. Nerede duracağımızı bilmezsek kendi sonumuzu hazırlamış oluruz. Filmin başından beri tüm umutların bir tabuta bağlı olması, o umutların zaten ölü olduğunun göstergesidir. Başıboş bir amaç, amaçsız olmaktan daha tehlikelidir.

[1] Norma Bengell sinema için önemli bir mihenk taşıdır çünkü sinemada ilk tamamen soyunan kadın olarak ismini tarihe yazdırmıştır.

 

Yorum yapın